|
15. asır Türk ressamı Bilim dünyası halâ Siyah Kalem ismini taşıyan ressamın gerçek kimliğini kesin olarak belirlemiş değil, ancak bu imzayı taşıyan minyatürler, özellikle de bunların bir kısmı, bütün dünyadan çok sayıda ad yapmış sanat tarihçilerinin ilgisini çekmiş bulunmakta.Siyah Kalem minyatürlerindeki resim özellikleri gerçek çeşitlilik gösteriyor, yani bu resimlerdeki sanat zengin bir kültürler sentezi oluşturmakta ve temsil etmekte, çünku sözkonusu eserler farklı resim geleneklerinden gelen özellikler taşıyor. Burada Çin, Budist, Şaman, Mani, Tibet, Antik (Helenistik), İran ile Bizans elemanları rastlamak mümkün. Ancak, çok sayıda etkilerin mevcudiyetine rağmen, bu sanatçının orijinal uslüpü hakim durumda.Konu olarak, karakteristik şeytanlar yanısıra, Orta Asya bozkırlarındaki göçebe Türklerin hayatından sahneler ön planda. Bu sırada Şamanizim üzerinde önemli bir vurgu gözlenmekte.Mehmed Siyah Kalem imzasını taşıyan resimler İstanbul’da Topkapı Sarayı Müzesindeki Hazine Kütüphanesinde bulunan albümler dahilinde korunmakta.Bugünlere ulaşan Siyah Kalem’in muhteşem sanat eseri, 15 asır Orta Asya Türk topluluklarında doğan figürativ resim geleneği hakkında son derece önemli bir belge niteliği taşımakta.Bu resimlerle alakalı olarak en ilginç ve en önemli olan şey şudur ki bunlar belki de İslam dünyasında figürativ resim sanatının başlangıcını teşkil etmekte. Başka bir deyişle bu resimler, İslam topraklarındaki bilinen minyatür geleneği çerçeveleri ile şablonları dışına çıkan bir görsel sanatın ilk çıkışlarıdır.Dans eden şamanlar tasvirlerinde “ruhun” dinamik, güçlü ve enerjik bir temsilinin ve dışa vuruşun ifadesine şahit oluyoruz, ki bu ruh “dansın” içinde vücut bulmuş ritüel hareketlerle anımsanmış ve çağrıştırılmış oluyor. Bunun yanısıra, ilk bakışta, klasik Hint dans ve heykelinde olduğu gibi (ki bunun için bazı açık göstergeler yok değil) simbolik hareketler içeren Siyah Kalem resmi aslında eşsiz, tek ve yegânedir. Bu resimler sıradan ve basit ilustrasyonlar değildir, bunların gerçekleri aksettirici bir yanı vardır, ki bu gerçekçilik Siyah Kalem tarafından tanınan, bilinen ve gözlenen ayinleri gözler önüne sermektedir.Orta Asya Türklerinin aynı anda hem Şamanizim, hem de Budizim’le temasa geçtikleri bazı bölgelere işaret edilir olmasına rağmen, orjinal kaynak, yani bu üslübün ortaya çıktığı yer sır kalıyor.Siyah Kalem resimlerinde son derece önemli olan bir de mistik öğe olsa gerek, ki bu, herşeyden önce, resimlerin duyarlılığında,bunun yanısıra derviş tasvirlerinin tâ kendisinde, ve de bu ressamın bazı tarikatlarla olan bağlantısında kendini göstermekte.Bu ismin kendisinde, yani Siyah Kalem lâkabının içinde gizlenen ne olursa olsun, (ki bu isim kimilerine göre belki resim çizmek için kullanılan metodu işaret ediyor), sanatçı herşeye rağmen anonim kalıyor çünkü onun doğum ve ölüm yeri ile tarihi, nerede yaşadığı, nerede çalıştığı v.s. hakkında kesin ve doğru bilgiler yok. Bunun sebebi belki de islamın figürativ ve betimsel ressamcılığa karşı olan tutumunun güçlü etkisi olsa gerek, yani bu sanat asırlar boyu putperestlik olarak algılanmış ve yasak edilmiş. Tüm bunlara rağmen, Siyah Kalem ismini taşıyan bir görsel estetik dünya kendini ifade etmiş ve Türk, İslam ile Dünya resim sanatı tarihinde kalıcı bir iz bırkamış. Rifat Emin
Orhan Pamuk'tan Siyah Kalem hakkında “İsfahan’lı Musavir Şeyh Muhammed’in hikâyesini belki siz de duymuşsunuzdur. Renk seçmede, sayfa istifinde, insan, hayvan ve yüz çizmekte, resmin içine şiirde göreceğimiz bir coşkuyla, hendesede göreceğimiz bir gizli mantığı yerleştirmede üzerinde yoktur bu nakkışın. Genç yaşta ustalığa erişmesinden sonra, bu mucize elli üstat, tam 30 yıl hem konu seçiminde, hem yaratıcılıkta, hem de usûlde zamanının en pervasız ve girişken nakkaşı olmuştur. Siyah Kalem tarzıyla Çin’den, Moğollar aracılığıyla gelen korkunç şeytanları, boynuzlu cinleri, iri taşaklı atları, yarı insan yarı canavar yaratıkları, devleri, cinleri, şeytansı ince ve hassas Heart resmine hüner ve dengeyle ok atmış, Portekiz ve Felemenk’ten gelen gemilerden çıkma portre resimlerine herkesten önce o ilgi duyup etkilenmiş, tâ Cengiz Han zamanına kadar giden unutulmuş usûlleri parçalanmakta olan eski kitaplardan o bulup çıkarıp canlandırmış; İskender’in kadınlar adasında yüzen çıplak güzelleri dikizleyişi, Şirin’in gece ay ışığında yıkanışı gibi kük kaldıran konuları herkesten önce cesaretle o resmetmiş; Peygamber’imiz Hazretlerini atı Burak ile uçarlarken, şahları kaşınırken, köpekleri çiftleşirken, şeyhleri şarap sarhoşuyken resmedip, bütün nakkaşlar camiasına o kabul ettirebilmişti. Bütün bunları gizlice açıkça bol bol şarap içip afyon çekerek, otuz yıl süren bir çalışkanlık ve coşkuyla yapmıştı. Sonra, yaşlılığında, sofu bir şeyhin müridi olup, kısa bir zamanda tepeden tırnağa değişip, otuz yılda yaptığı resimlerin hepsinde dinsizlik imansızılık olduğu sonucuna varmış, inkâr etmişti. Dahası, hayatının geri kalan otuz yılını da şehir şehir, saray saray, kütüphane kütüphane gezip kendi resmettiği kitapları şahların, padişahların hazinelerinde, kütüphanelerinde arayıp bulup yok etmeye vermişti. Yıllar önce yaptığı bir resmi hangi şahın kütüphanesinde bulursa bulsun, allem edip kallem ediyor, tatlılıkla kandıramazsa hileyle, kimsenin dikkatini çekmediği bir ara, ya kitabın kendi resmi olan sayfasını yırtıyor, ya da bir punduna getirip kendi harikasının üzerine su döküp bozuyordu. Nakkaşın resmin heyecanıyla farkında olmadan imandan çıkmasının verebileceği acılara misal olsun diye anlatmıştım bu hikâyeyi. Bu yüzden, Şeyh Muhammed’in sırf içinde kendi resmettiği ve tek bulup diğerlerinden ayıramadığı yüzlerce kitap olduğu için şehzade Abbas Mirza’nın valilik ettiği Kazvin’deki muazzam kütüphanesini yaktığını hatırlattım. Korkunç yangın sırasında nakkaşın kendisinin de acılar ve pişmanlık duygularıyla yanarak ölüşünü sanki kendim yaşamışım gibi abartarak hikaye ettim.” Orhan Pamuk’un “Benim adım kırmızı” romanından alınmıştır
SİYAH KALEM VEYA MANEVİ ÖZGÜRLÜĞÜMÜZ 21. yüzyılın eşiğinde, yani bugün, manevi özgürlük konusunu dile getirmek hiç de bir biçim mucizeyi keşfetmek anlamına gelmez. Aynı maneviyatın 15. yüzyıldan geldiğini düşünürsek, bugün hiç de yabancı bir olgu olmadığını görürüz. Çünkü, 500 yılı aşkın bir süre önce yalnız olağanüstü kişiler ile yaratıcılar, zamanlarını aşan adımlarıyla, sadece yaşadıkları dönemin ruhaniyetini zenginleştirmekle yetinmeyip, yegâne dünya uygarlığının tüm zaman ile kuşaklarına da ışık tutmaktalar. Ancak, Mehmed Siyah Kalem misali ressam dahisinin ortaya çıkışı asla herhangi bir rastlantı sayılamaz. Aynı yüzyılda Türkler, Sultan İkinci Mehmet Fatih sayesinde, bir zamanki şanlı Bizans’ın artık köhne köklerinin göbeğinde dünya tarihinde Yeni Çağ’ı başlattılar. Dolayısıyla, yeni başkent İstanbul’a tüm dünyadan akın eden ünlü bilginler ile sanatçılar arasında ünlü İtalyan ressamı Gentile Berllini ile Semerkand’ta dünyanın en eski rasadhanesini kurup İstanbul Üniversitesi’nin temellerini atan Ali Kuşçu da vardı. Bellini’nin çizdiği Fatih portresinin sağ alt köşesinde latin harfleriyle 25 kasım 1480 tarihi atılmıştır. Fatih’in Bellini’iye bu tablosunu yaptırması Büyük Hakan’ın zamanına göre sonsuz açık görüşlü biri olduğunu kanıtlar. Fatih’in oğlu Sultan İkinci Beyazıt, 1492’de, İspanya enkizisyonu tarafından sürgün edilip hiçbir hıristiyan ülkesinin limanı tarafından kabul edilmeyen Safard-Musevilerine hoşgörü göstererek kendilerine Selanik şehrinde yerleşme izni vermiştir. 15. yüzyılda Osmanlı Türkleri, özgür Dubrovnik Cumhuriyet şehrini de himayesi altına alarak, İspanyol ile Venedik saldırılarına karşı korudular. 15. yüzyılda yaşamış büyük Türk tasavvuf şairlerinden Kaygusuz Abdal’ın mezarının aynı dönemde Balkanların Osmanlı kültür merkezlerinden biri durumuna gelmiş olan Manastır’da bulunduğuna dair en güvenilir kaynaklara bizzat ulaşabildik. Yukarıda belirtmiş olduğumuz ve 15. yüzyıla ait sadece kimi önemli olgulardan hareketle, Siyah Kalem’in, bugünkü Çin’de bulunan Türk Uyguristan’ından tâ Balkanlara uzanan muhtemel Odissea’sı sırasında küçük, yoksul, acılar çekmiş, ancak şanlı ve kutsal Makedonya’mızdan da geçmesi, güçlü ihtimallerim arasında yer alır. İlhami Emin
SİYAH KALEM’İN ÖLÜMSÜZ TABLOSU Siyah Kalem dünya sanat tarihinin en büyük gizemlerinden biri olsa gerekir. Aynı ad altında tam kimin gizlendiği bilinmemesine rağmen, önemi Akdeniz bölgesini aşarak, Hindistan, Çin ve de Japonya’yla birlikte tüm Asya’yı kapsar, çünkü onun imzasını taşıyan tablolara her yerde rastlanır.Kimbilir, belki hiçbir zaman yoktu, ya da Washington’un Kongre Kütüphanesinde, hatta Patagonya’nın özel bir koleksiyonunda dahi manevi varlığına isabet edilir. Borhes, çocukluğunda, Bab-ı Ali emriyle İstanbul’dan Arjantin’e varan bir gemide bulunmuş olan üç tablosunda Endelüs göğünün resmedildiğini gördüğünü söyler. Bundan hareketle, meçhul Türk ressamı Siyah Kalem, Leonardo da Vinci’yle görüşmekle kalmayıp, daha sonraları bir Rus romanında geçen “Avrupa dünyanın en pahalıya mal olan mezarlığıdır” sözlerinin de olasi müellifi ve sorumlusu sayılabilir. Siyah Kalem’in tabloları, İstanbul’un Topkapı Sarayından olduğu gibi, tüm derviş tekkelerinden Yunus Emre ile Hacı Bektaş Veli’nin şiirlerini ve Mehmet Ulusoy’un ruhunu, çağdaş İnterpol dahil, farklı Avrupa ülkeleri polislerinin gözetimi altında, Makedonya’mıza kadar ulaştırmış oldular. 21. yüzyılın ilk yıllarının birinde, Vardar’ın akışında bulunan meçhul bir ülkenin eski Türk çarşısının şadırvanı etrafında, iki dalgın Balkan kafasından seyreden dört göz ile uzanan dört kol, bir araya gelip yüzyılları birbirlerine karıştırarak, kronikçilerin “Ölü imparatorlukların kavşağı” diye adlandırdıkları Makedonya’da Siyah Kalem adı altında ortak bir oyunu karalamaya başladılar...Bin yıllık dostum İlhami Emin’le, Siyah Kalem’in hikâyesini canlandırır iken, şu duyguya kapılıverdim ki, tümümüz torunları olduğumuz Hazreti Adem’in ağacı, Üsküp’ün Bit-Pazar’ından Babil’e kadar, yeryüzünün her karış toprağına dikilebilir. Siyah Kalem’in geçip geçmediği yolları çünkü tümümüz beraber katetmişizdir. Dolayısıyla, Siyah Kalem’in tablolarını İstanbul mahkemelerinde olduğu gibi, Avrupa’nın ve dünyanın tüm yasama evlerinde aramışızdır, ki günbugün yasadışlılıklar üretmektedir.Büyük İskender ile büyük Mustafa Kemal Atatürk’ün doğum ülkesi olan Makedonya, tarihin gerçeğine yerleşmiş olan tüm diğer ülkelerden farklı olarak, içimizdeki sonsuzluk ile güzelliğin ulaşılması zor tablosunun simgesini oluşturan Siyah Kalem’in sadece bir kusuru vardır, buysa onun – ölümsüzlüğüdür.
Yordan Plevneş, Harabati Baba Tekkesi 27 mart 2009
BİR ANIN SONSUZLUĞU
Siyah Kalem’in resim gizemi benim için olduğu kadar, Türk Tiyatrosunun tüm aktörleri için de büyük bir babayiğitlikti. 99 kişi gizli bir geçit ile labirent içinden olay yerine doğru yürüyor. Giderek Yoldaki İşaretler adlı bir tünelden geçmek zorunda. Böylesi mistik atmosferden sonra, her seyirci hayalinde kutsal Kâbe mabetine girer gibi siyah bir mekâna varır. Her dört yana dönebilen küçük sandalyeler 1-99 numaralarını taşır. Büyü ve ayinin yankılanışı olup tiyatro düşsel bir dili kullanır. Sayısız tablo ve aktör biçimlerinin gücünden fışkıran olgudan yaratılan sahne sırrının seyirciler tarafından okunan bir tiyatro türünden yanayız. Bizler, bu olguların içeriğine girmeden, onları yaşayıp sergiler iken, seyirciler arasından aynı sırrı çözecek olanlar çıkar, diye umarız. Kendiliğinden anlaşılır olan esrarengiz, tasavvufi, düşsel ve olayları açıklayacak nitelikte bir sahne durumunu yaratma yolunda çaba harcadık. Vücudumuzun değil, ruhumuzun konuşmasını yeğleriz! Bizim organik olgumuzu hergünkü yaşantının anlamından koparıp bunu mitosun ayine, tiyatronun da hayata anlam kazandırdığı nispette mümkün görürüz. Aktör, kâinatın merkezi olmak ve de Yaradan’ın hikmetini canlandırmaya çalışmakla, kendi şaman köklerinden de yararlanarak, toplu enerji yaratma becerisinden ilham alıp, öz zamanının olduğu gibi, çoğu kez, başkalarının zamanının da hâkimi olma çabasında. Aktör Düşleyen ve Düşlenen’dir. O, bir sanat eserinin yaratılmasında kullanılan Tanrı malzemesinin tâ kendisidir, ki, kendi başına bir sanat eseri oluşturur.
Vlado Tsvetanovski |